Az beklersen az, çok beklersen çok!
Pygmalion, Kıbrıslı yetenekli bir heykeltraştır. O kadar yeteneklidir ki, muhteşem bir kadın heykeli yapar. Fildişinden, hayalindeki mükemmel kadını yontar.
Ve sonra ona aşık olur.
Ona elbiseler giydirir. Takılar takar. Yatağına yatırır. Bir de ona isim koyar: Galatea. Cansız bir nesneye, sanki gerçekmiş gibi davranır — çünkü aslında bu heykel onun için gerçektir.
Ve bir gün Pygmalion tanrıçaya, Afrodit'e dua eder, bir dilekte bulunur: "Bana Galatea gibi bir kadın ver" der.
Afrodit duasını duyar ve Galatea'ya can verir. Pygmalion Galatea'ya kavuşur.
İyi de bunun başlıkla ve konumuzla ne alakası var?
1968'de yılında Rosenthal ve Jacobson'ın sonradan çok ünlü olacak bir deney yaparlar.
İlkokul öğretmenlerine bazı öğrencilerin "üstün zekâ testlerinden geçtiğini" söylerler — aslında bu öğrenciler rastgele seçilmiş çok da başarılı olmayan, normal zeka düzeyinde öğrencilerdir. Yıl sonunda, bu öğrencilerin diğerlerinden iyi bir performans sergilediği görülür. Öğretmenin beklentisi, tutumu ve öğrenciye yaklaşımı öğrencinin performansını değiştirmiş; bu da sonucu etkilemiştir.
(Bu deneyin etkisini mitolojiyle birleştirip bu duruma PYGMALION ETKİSİ demişler. Ayrıca şurada bunu daha detaylı anlatıyorum.)
Yani birilerinin sana inanması, çok inanması otomatik olarak senin kendine çok daha çok inanmana yol açıyor.
Bunun tam tersine çalışan duruma Golem etkisi deniyor: düşük beklenti de düşük performansa yol açıyor.
"Az beklersen az, çok beklersen çok" oluyor.
Esas mesele dışarıdan birinin değil, senin kendinden beklentinin ne olduğu sanırım. O zaman aslında kendinden motorlu bir motivasyon aracın oluyor.
Youtube kanalımıza üye olmadıysan, şimdi tam zamanı!