Linkedin benim dostum mu düşmanım mı?
Eskiden sabahları bakkaldan ekmek alınırdı. Bildiğin düz beyaz ekmek — hatta komşulardan da sipariş alınırdı. Sonra kapıcılar (daha kibar olsun diye "apartman görevlileri" demeye başladık) bu işi yapmaya başladı. Sonra da siyezinden tam buğdayına, artisanına çeşit çeşit ekmek çıktı ve sabah bakkaldan beyaz ekmek almaya giden şehirli sayısı azaldı.
Hayat tarzlarımız değişiyor. Yaptığımız işler de değişiyor. Aynı ekmekteki gibi.
TikTok'ta ikinci el araba ilanlarını değerlendiren birileri var. Siz ilgilendiğiniz ilanları gönderiyorsunuz, o da size özel bir değerlendirme yapıyor — bunun karşılığında da ücret ödüyorsunuz. Büyük bir ihtimalle üst düzey beyaz yakalılar kadar kazanıyordur. Girişimci diline çevirirsek: Bir iki milyon liralık yatırım için bin iki bin lira verip danışmanlık almak. Sektör bilgisi + güven + erişilebilirlik. Hepsi bu.
Şimdi gelelim asıl meseleye.
(LinkedIn — şuna da bir açıklık getireyim: Yazıldığı gibi okunmaya çok müsait bir kelime. "Siz beni link edin ben de sizi link edeyim" gibi. Ama orijinali "linktin" diye okunuyor. )
Şu haliyle Linkedin benim düşmanım, diyebilirim. Çünkü artık eskide kalmış mesaili bir iş gibi, sabah bakkaldan beyaz ekmek almak gibi hissettiriyor. Hâlâ işe yarıyor mu? Evet. Ama benim iş yapma şeklimle örtüşüyor mu? Hayır.
Rakamlar da aynı şeyi söylüyor: 2022'den bu yana organik görünürlük %44 düşmüş. Creator'ların %95'i erişim ve etkileşimde ciddi bir gerileme fark etmişler. 5.000 takipçin olsun — sadece 185'i görüyor paylaşımını. Bu nasıl bir vitrin?
Ama asıl sorun erişim değil.
Asıl sorun şu: Ben TikTok'ta araba ilanı değerlendiren o adamım. Yani iş yapış biçimim, uzmanlığımı sunma şeklim, müşteriyle kurduğum ilişki — bunların hiçbiri Linkedin'in dilinde yazılmıyor.
Linkedin şunu soruyor: "Hangi şirkette kaç yıl çalıştın?"
Ama asıl soru şu olmalı: "İnsanlar sana neden güveniyor?"
Bir de üstüne bir şey biniyor: Kıyaslama.
Öteden beri kültürümüzün aymaz bir parçası olan kıyaslama alışkanlığı, LinkedIn'de algoritmayla güçlendirilmiş hâlde karşına çıkıyor. Araştırmalar da bunu destekliyor: Edinburgh Üniversitesi'nin 504 kişiyle yaptığı çalışmada, LinkedIn'i kullananların imposter sendromu yaşama ihtimalinin anlamlı biçimde yükseldiği bulundu. Başkasının terfi haberini gördükten sonra hissedilen o içten içe çöküş — buna bir isim konmuş artık.
Ama şunu da söyleyeyim: O hissin kaynağı sen değilsin. Platform öyle tasarlanmış. Sadece başarılar görünüyor, çünkü sadece başarılar paylaşılıyor. Kimse "bu ay hiçbir şey olmadı" diye post atmıyor.
Peki ne yapmalı?
Beyaz ekmek yok olmadı. Hâlâ üretiliyor, hâlâ tüketiliyor. Ama artisan ekmek yapanlar da var ve onlar başka bir kanaldan, başka bir müşteriyle buluşuyor.
Linkedin'i silmek zorunda değilsin. Ama orayı tek referans noktası olarak almak — hem kariyerin için hem de özgüvenin için — 2026'da pek akıllıca değil.
Belki asıl soru şu: Senin ekmeklerin nerede satılıyor?
Daha çok ekmek satmak hatta ekmek değil pasta satmak istiyorum diyorsan bana yazabilirsin, yeni açılan business mentoring sınıfında yerini alabilirsin. (Bir de bu sınıf çok gizemli:) Sadece email listesine abone olanlar görebiliyor).
Özgür Doğan'dan sevgiler, sepetler